İÇERİDE GERÇEK BİR İHTİŞAMI SAKLAR DUVARLAR

3 y o r u m
Onu bulduğumuzda kocaman cüssesi ve olanca ağırlığı ile tam önümüzde, öylece hareketsiz, havada asılı duruyordu ve ilk bakışta insanı şoka uğratan bir ihtişamı vardı. Yalan yok.
Bunu yapacağını biliyordum aslında; çünkü yapabileceğini söylemişti bana. İnanmadım ona. Neden inanayım ki; daha bir hafta önce, duvarların içinden geçebileceğine emin olduğunu söyleyen biriyle konuşmuştum burada. Tek bir yolu var demişti. Parmağını sivriltmişti böyle. Sadece zayıflaması gerekiyordu. Tığ kadar inceldiğinde kaçabilecekti bu delikten. Kulağa daha inandırıcı geliyor.
Ama bu… Bu götoğlugöt, gerçekten yapmıştı, dediği şekilde hem de. Tavandaki ısıtma borularının arasından aşağıya kadar sarkan şu örümcek ağının ipliğini görüyor musun, demişti; işte onunla asacağım kendimi. Söylediklerine kayıtsız, boş ve donuk bakışlarla karşılık verdim. Tüm ifadesizliğime rağmen göz pınarlarıma kadar yükselen şüphe tomurcuklarını fark etti. İstemeden de olsa onu cesaretlendirmiştim. Kurumuş dudaklarını yaladı, mantığının daracık rihalesine zorlukla sığdırdığı götünü, bilimin yağlı kaydırmacından hevesle aşağıya bırakmak niyetindeydi. Hem sen biliyor musun; örümceğin ipliği bir çelik telden iki kat daha güçlüdür, dedi haklılığını benim tarafımdan onaylatmak istercesine. Orospunun evladı. Haklıydı.
Olduğum yerde durdum ve onu seyrettim. Uzaktan, yanaşmadan. Şimdiden meraklı gözler sarmıştı etrafını, bir sürü deli. Örümcek ipliği ile asmıştı kendini hayasız dürzü. İnanılmaz değil mi? Biliyorum. Ama benim de gözlerim kör değil ve karşımda olanca gerçekliğiyle havada asılı duruyor herif işte ve tuhaf; Sanki yükselmiş ve öylece, sabit, havada durmuş gibi, sanki: kalmış gibi! Tabiİ ki öyle değil aslında, sadece öyle görünüyor. Dikkatli bakmadıkça arada gerili olan saydam ipliği göremiyorsunuz, boktan bir göz yanılsaması işte. O yüzden tuhaf.
Lanet olasıca örümceğin ipliği, boğazına o kadar sıkı oturmuştu ki, gırtlağını dolayan ipliğin bir kısmı etin içine gömülmüş ve dışarıya doğru kabaran morarmış et boğumları pörtlemişti. Biliyorum, iştah açıcı…
Sonra bir şey oldu. Ani bir değişim sanki. Yabancı ve yalın bir duyguya kapıldık. Vahşi ve yukarıda. Balık ağına dolanmış ıstakozlar gibi çırpındık. Yetersizdi çabamız ve gereksizdi aslında. Bunu anladık çok geçmeden. O duygu, bu domuz ağılında, içine bulandığımız ne kadar bok varsa-somurdu. Emdi bizi. Kendimizi iyi hissettirdi. İyi hissediyorduk.
Kutsal görkem!
Uyanış aynı anda öfkeyi ve katıksız nefreti beraberinde getirdi. Yeni değildi. Bilirdik hepimiz nefreti. Tanıdıktı ve aldık içeri. Değiştik. Zafer köpük köpük doldu ciğerlerimize. Güçlendirdi bizi. Korkularımız sinmiş cesaretimizle yer değiştirdi kokuşmuş karanlığımızda. Çürümüş ereksiyonumuz özgürlüğün mavi kanıyla tazelendi. Hazırdık hepimiz diklenmeye. Balonun içindeki nefese üflemeye…
İçimizde yeşeren gücün azametini tanımlamak beceridir; sarkık lambaların ışığına yakın olmak ve gözkapaklarının ardındaki parlaklığa alışmak gibi. Değil mi?
Yanılmıyorsam bizimkisi dürtülenmiş coşkuydu; e deliyiz arkadaş, ne olacaktı ki başka. Bir bakıma sanki coşku da denemez buna, ne bileyim; siz düşünün, herife hayranlık duymaya başlamıştık ama nefret de ediyorduk bir yandan, nefretimizle yetinmiyorduk, gıpta da ediyor ve şişmiş, morarmış suratına bakmaya doyamıyorduk.
Kibirli ve yanıltıcı bir yüze…
Zaten burada asla doymuyoruz ki; hep bir şeyler ve bir yerler aç kalıyor, daima böyle. Ruhumuz aç, karnımız aç, gözlerimiz aç, kulaklarımız, burunlar, eller… Köpek sürüsü gibi “AÇIZ” ulan!
Her neyse…
Bir alkış tufanı koparttık ki sormayın, tüm tımarhane duvarları sarsıldı. Deliler gibi alkışlıyorduk… Bırak takılma şimdi benzetmeye.
Ellerimizi birbirine çarpıyorduk… Avuç içlerini duvarlara vuranlar da vardı… Alkışın daha tok bir sesle yükselmesini istiyordu onlar… Çözümler bitmez ve hepsi bizde var… Sonra, avuçlarını yanındakinin avuçlarına vurarak alkışlayanlar vardı… Dur bak, daha bitmedi… Enseye vuran, yanaklara çarpan hatta ışık hızıyla alkışladığı için hiç alkışlamıyormuş gibi görünen süper-şakşakçılar vardı. Alkışın hasını onlar yapıyorlardı. İstekle ve azimle.
Ortalık curcunaya dönmüştü. NE YAPIYORDUK Kİ BÖYLE!
Sonra, içimizden biri heyecanlı bir koşturmacayla bahçeden binaya dalıp, aynı hızla karnavalımıza katılıverdi. Nefesi soluk borusunda mola vermiş, gırtlağı içeriye çökmüştü.
“Dışarıda yağmur damlaları düşmüyor… Havada asılı duruyorlar!”
Saldığı nefesi ıslık gibi ötüyordu ve sonra parmaklarını kütürdetmeye başladı.
Anlayabilmek için fizik profesörü olmaya lüzum yoktu. Zamanı kendi tekeline almıştı; bizim iplikçiden bahsediyorum, onun orospusu olmuştu zaman ve duruyordu. Hepimiz muhteşem güzellikte bir duvar saatine bakmaktaydık ve bu saatin kıpırtısız sarkacıydı o. O kıpırdamadığı sürece zaman akmayacaktı ve akmayan zaman hızla katılaşacak, yoğunlaşacak –Aman Tanrım!- kütleşecek, bir süre sonra fark edilir gerçekliği zihnimizin tüm inkâr filtrelerini tıkayarak bu hayatta nefes almamızı imkânsız hale getirecekti.
Bize kastı vardı puştun, düşmanıydık onun…
Allah belasını versin: harikulade görünüyor!
Aramızdan biri, bir fikir attı ortaya… Kuracaktık onu… Saatler kurulur, öyle değil mi… Belki hepsi değil ama bu soysuz fırlama kurulmaya müstahaktı… Bir şeyler yapılmalıydı… Denemeye değer diye düşündük ve fazla seçeneğimiz de yoktu aslında, yani mantığa en yatkın olasılık gibi duruyordu.
Zamanı eski akışkan ve sürükleyici etkisine döndürmek gerekiyordu bir şekilde ve hepimiz kabul ettik, nöbetleşe olarak ve hiç aksatmadan kurduk onu… İşe yaradı… Lanet olası kurulabiliyordu… Tamam, ayağına dokunuveriyorduk sadece, hafifçe iterek… Ne merak bu böyle!
Fırtınalı bir çölde bezgin ve ağır aksak ilerleyen bir deve kervanı gibi bıçak sırtında geçti yıllar. Olur, inanmayın siz; delilerin zaman kavramı çok muğlâktır ama güvenilmez de değildir.
Yıllar ve ardından yine yıllar ve tekrar yıllar ya da…
Hiç ayrılmadık oradan. Baktık. Sadece. Kurduk birde…
Ondan bize yansıyan her şey anlamlıydı. Anlamı özümsediğimizde bizlere hissettirdiği her şeyse tiksindirici ve özel; biliyorsunuz - bilin öyleyse – bir çay kaşığı dolusu gerçek bile bazen tiksindirici fakat değerlidir ve onu kanıksama zorundalığıdır, o gerçeği bir piramit meşalesi kadar değerli kılan.
Sırtımızda tonlarca ağırlık vardı ve dayanılmaz olmuştu artık anlam aramak ve anlamda mantık aramak. Bana kalırsa anlam, sadece bir şeydi. Demek istediğim: yalnızca basit ve alelade bir nitelendirmeydi anlam, yani “Şey” gibi…
Anlatamadım mı?
Siz anlamadınız…
Yahu siktiğimin huzuru anlamdır, eşsiz… Kısa… Sessiz.
Kusmuk anlamlıdır; gerçek… Yoğun… Nedenli…
“Ayakkabında çamur lekesi zannettiğin şeyin aslında kusmuk olduğunu fark ettiğinde derinleşir anlam; kendi kusmuğundur, kunduranın tümüne sıvanmıştır ve ancak hatırladığında o geceyi, anlarsın bir nedeni olduğunu kusmuğun.”
Kendime söylemiştim bunu zamanında. Tam zamanında söylemiştim manasında şey ediyorum. Ya da yıllar önce, eskiden anlamında da kullanılabilir. İki manada da kullandığımı farz edelim. Edin siz.
Gecikmeyin ama…
Bu soyunu sopunu siktiğim, duvar saati sarkacı kılıklı amcık da, geçmiş terapilerden birinde gözünü kapatıp şöyle demişti:
“Ağlayan gözlerinden, siyah tülden perdeler indi yanaklarına…”
Romantik ve şiirsel… Dokunaklı, sırala istediğini…
Hâlbuki değil; değil ulan, yeminle!
Yahu edebiyat profesörü olmaya lüzum yok! Okumasını bileceksin, o kadar. Gözlerden inen siyah tül perdeler, içine sıçtığım makyajı işte… Zırlayınca akıp gitmiş, boyalı eşeğe döndürmüş hatunu!
Bu!
Bizim Doktor Kürşat sever böyle edebiyat parçalamalarını… Etkilendi tabi garibim… Gözü doldu, erken bitirdi o günkü terapiyi… Kaçtı yanımızdan… Yumuşak mizaçlı biri zaten, ibnelik de var biraz!
Neden anlatıyorum bunları?
Hiç…
Zaten bir “Nedeni” neden olmalı, anlamıyorum… İllaki sözün bittiği bir yer mi olmalı? Mantıklı ve anlamlı olmalı değil mi? Olmalı mı gerçekten?
Kimsiniz, nesiniz siz? Ne yaparsınız? Neden dışarıda hep sizden var?
Anlatın bana o zaman bunları…
Söyleyin hadi, kabuğunuz ne kadar kalın… Veya var mı öyle bir şey?
Siz de kendinizi içeriden sanıyorsunuz değil mi? Aralarında dolaşıyor, birlikte yiyor, birlikte sıçıyor ve ben “içeridenim” mi diyorsunuz?
Değilsiniz. Ben içerdeyim. Yok başkası burada.
Sizin beklentileriniz var. Israrcı talepleriniz…
Bir öykü ancak, zihninizin haz etme tellerine sürtündüğü ölçüde ezberletilmiş kalıplarla kuşatılmış aklınızca değerlendirilir. Sonu olmayan ya da beklentileriniz doğrultusunda sonlanmayan tüm öyküler o çok değerli zamanınızdan pırlanta değerindeki dakikaların sizden koparılıp alınması anlamına gelir. Sıvazlamak, ovalamak, ele patlatmak varken…
“Sonunda…” diye başlayan bir son yaratılmalı(mı) gelecek paragrafta!
Siktir!
Alınmak, gücenmek yok; deliyim ben, bir delinin kusuruna bakılmaz ve buna da inandıysanız eğer: bir aptal olmaktansa, ben deliliği tercih ediyorum.
Size diyecek başka bir şeyim yok. Hayat her yerde istisnasız, doğal ve sıradan. Değişmeyen, sıkıcı bir rutin. Mahkûmuz yaşamaya. Burada niye farklı olsun; olmaz kardeşim olmaz…
Kimdi hatırlamıyorum, gerek de yok… Çıktı kalorifer ızgaralarına. Bir kaşık balla yumuşattığı dilini, bizim mendebur sarkacın kafasıyla borular arasında gerili duran örümceğin ipliğine doladı… Dudaklarıyla emer gibi somurduktan sonra, çekti kopardı ipliği. Çok kolay olmuştu.
Dalından düşen yaprak gibi süzülerek yığıldı yere namussuz. Yıllar kilosundan epeyce kaybettirmiş, bir deri bir kemiğe döndürmüştü zavallı orospu çocuğunu. Saçlarına ve uzayan sakallarına beyazlar düşmüş, kirden ve yağdan keçeleşmişlerdi. Hırpani görünüyordu. Üzerindeki pijama sararmış, solmuş ve paçalarına doğru yırtıklardan sarkıtlar oluşmuştu.
Bekledik bir süre. Başında. Bekledik…
Doğruldu! Yavaşça ama…
Dik durmakta zorlanıyordu pezevengin dölü, kendini zar zor tireye bildi. Titrek birkaç adım attı bize doğru.
Tükenmişti… Tüketmişti.
“Ne oldu?” dedim.
“Örümceği gördüm…” dedi hışırtılı ve kısık sesiyle.
Biraz daha yürüdü sallanarak.
“Bana, kaderin bulanıklığını kavramaktan yoksunsunuz, dedi.”
Yanımıza kadar gelmişti artık ve ellerine bakıyordu merakla, parmaklarına, bileklerine…
“Kaderin bulantısı onu kavranmaktan alıkoyuyor, dedim ona.”
Geçti gitti yanımızdan…
Yalınayak, şap şap betona basıyordu; ruhunu siktiğim yavşağı.


HEPSİ BU

''Kalp Düşünebilseydi,atmaktan vazgeçerdi.''

1 y o r u m
''Gençlerin çoğunun Tanrı inancını yitirdiği ve bunu vaktiyle atalarının Tanrı'ya inandığı gibi, yani niye olduğunu bilmeden yaptığı bir zamanda doğdum. Ve insan ruhu düşünmek yerine hissettiğinden, bundan dolayı da doğal olarak eleştiriye yöneldiğinden, bu gençlerin çoğu Tanrı' nın yerine insanlığı koydu. ben ne olursa olsun ait olduğu ortamın hep kıyısında duran ve yalnız bir parçası olduğu kalabalığı değil, aynı zamanda yanı başındaki boşlukları da görebilenlerdenim. İşte bu nedenle Tanrı'yı onlar gibi büsbütün terk etmedim, ama insanlık düşüncesini de kabullenmiş değildim kesinlikle. Düşük bir ihtimal de olsa Tanrı varolabilirdi, bu durumda ona tapmak gerekebilirdi; insanlık ise, adına insan denen bir hayvan türünü ifade eden basit biyolojik bir kavram olmaktan öteye gitmiyor, bu nedenle herhangi bir hayvan soyundan daha fazla hak etmiyordu tapınılmayı. insanlık kültü, özgürlük eşitlik gibi kutsal kavramlarıyla hayvanların tanrı sayıldığı, tanrıların da hayvan kafalı olduğu antik dinlerin dirilmiş hali gibi gelmiştir bana hep. Tanrı' ya inanmadığımı biliyordum, fakat düpedüz bir hayvan sürüsüne de inanamazdım; böylece ben de bazı insanlar gibi kalabalıkların sınırında, yani halk arasında Çöküş diye tabir edilen o her şeye uzak noktada kaldım. Çöküş bilinçaltının tamamen yitirilmesi demektir, çünkü bilinçaltı yaşamın temelidir.Kalp Düşünebilseydi, atmaktan vazgeçerdi.''

Tırnağın sahibi Fernando Pessoa

günde 30 dakika

1 y o r u m
"kocaman bir kafan olduğu için mi ağlıyorsun ne saçma" dedim ve kafasına dokundum, parmağımın ucuyla. hayatımda ilk defa gördüğüm bir şeye dokunur gibi hissettim ama tüm içtenliğimle kaç tane olduğu sayılabilir saç tellerinin üzerinden kafasını okşuyormuş gibi bir hava yaratmaya çalıştım. bu çalışma aynen şöyle oldu: avucumun içini kafasının üzerine koydum ve gerçekten de kaç tane olduğu sayılabilir saç telleri üzerinden aşağıya, ensesine doğru kaydırdım elimi.
"ya bi' siktir git! seninle teselli bulacak değilim!" dedi.
"ne tesellisi aşkım" dedim, niye "aşkım" dedim ki, daşşak mı geçiyorum açıktan, eroin mi satıyorum, her türlü pislik bende mi? yarın öbür gün tüm kutsal değerlere beyaz puanlı kırmızı etekler giydirir, onları her yanı çatırdayan tahta sahnelere meme açmaya yollar mıyım? ben, yani ben, o derecede bir göt müyüm?
"daşşak geçme!" dedi.
"kocaman bir kafan olduğu için mi ağlıyorsun?" diye sordum tekrar, bu sefer ellerime hakim oldum, bir sigara yaktım, tüm ellerimle.
"yumurtaya kaş göz çizmişler gibi..." dedi, toprağa elindeki dal parçasıyla çarpı işareti çizdi.
"billur" dedim, pöff diye üfürerek sigaranın dumanını. bir yandan da sararmış dişlerimi göstererek sırıttım.
"lümpen lavuk" dedi bana.
"neyse," dedim.

çok garip

0 y o r u m
*baktığında insana benziyorum.
*"onu oraya koyma dedim"leri toplasan huzursuzluğun ışık yılını hesaplarsın. bok var!
*dolapta beş bira var, daha doğrusu beş bira daha var, salak olmayın için, hep için, içmek güzelleştirir. boka varacaksa hızlandırır. en azından neyse o olur. ya da olmaz, öyle de güzeldir.
*unutma bunu da yaz.
*elbette ilk dediğim ile son dediğim çok ilgili, gördüğün her şeyin iskeleti vardır.
*iskeleti olan her şeyin göbek deliği vardır.
*göbek deliği olan her şeyin anüsü vardır, maydonozun bile anüsü vardır, bukowski'nin bile!
*sen o kadar susmasan ben bu kadar konuşmam, dedim, lafın arasına girip.
*yani lafı böldüm. yoksa herkes konuşur, öyle susuyor göründüğüne bakma, sen ses duydukça, tabak bardak bile konuşur, manyak mısın nesin!
*tabak bardak sıkıcıdır, hep gördüklerini anlatırlar. eğlenceli olan, görmediklerini anlatanların öyküleridir.
*dün gece camdan içeri jackie chan girdi. ben önce tanrı zannettim. yani, evet, dedim, o gün geldi, oysa ki gelmemiş, gelen jackie chan'miş. merhaba, dedim, merhaba, dedi. öyle baktık birbirimizin yüzüne. neyse camı kırmamış, diye düşünüp uyudum ben. ışık hızıyla girdim o'lum diye düşündü jackie. sabah masanın üzerine bir not bırakmış:
-ışık hızıyla girdim o'lum, korkma! çok aşık oldum ben, sorma! bir türlü iletişim kuramıyorum, o orada ölecek ben burada, sen kendini yorma!
*yürü git jackie dedim sabah tabii...
*çok garip, kolumu uzattığımda parmağım uzuyor.
*neyse asıl konuya geleyim,
0 y o r u m
video

UZUN BOYLU CEYLAN

0 y o r u m
Gözlerim kapanıyor..uykuluyum...bi yandan da sabah işe gelirken gördüğüm bi kız var ..o aklımda..sabah da uykuluydum..kız uykumu açtı o an..durakta duruyordu..galiba durakta yapılacak en doğru işi yapıyordu..(fazla etkilenmişim abartı bi övünç yaptım kıza basit bir durumu) gittim durakta ben de durdum..benden uzun bi kızdı..çok seviyorum benden uzun olan kızları..hemen fantezilerim depreşiyor aklımda..oldukça sarı saçları vardı..etek falan filan..değişikti...ama hala aklımda...iş çıkışı görür müyüm ki?yok görmek istemiyorum..yorgunum ve eve gidince tv karşısında uyumak istiyorum! evde de onu düşünmek ağır gelir..

o gün seksen kişiydik:

0 y o r u m
- çok iyi bildiğim yerler var, sokağını yolunu, çayırını çimenini biliyorum. wasteland örneğin, sonra, liberty city, san andreas... hahaha, kim kovalar lan beni?

- durmam gerekiyor ama duramıyorum, merak ediyorum, ne olacak diye, yani ne olabilir, evet, bana da o an saçma geliyor ama dayanamıyorum, devam ediyorum, hayat sikerken izliyorum öylece, sonra, hayat işte diyorum.

- en mutlu olduğum zamandır dördüncü biradan sonrası, ya da altıncı ya da ilk biradan sonrası, hep değişiyor, ama bir şekilde, o siktiğimin en mutlu zamanı illa ki geliyor ve ben hiç bir zaman yaklaşamayacağım bir yerden, hemen dibimdeki sonsuzluğun saçlarını okşuyorum. şiirsel söylemem sinir ettiyse şöyle de diyebilirim: ileri ile geriyi karıştırıyorum.

- yine bir arkadaş vardı, müezzin bu, hani cami minaresine çıkıp namaz vakti geldi diyen adamlar olur ya, onlardan işte, yine çıkmış işte, hava da yarrak gibi, yağmur, fırtına, rüzgar, uçan ve duvarlara çarpan saniyeler... neyse, tam başlamış, ey fellahlar (arapça işçi demek fellah) diye, çat şimşek, elektrik gitmiş. bu kalmış yarrak gibi orda. bir an ne yapacağını bilememiş. ve aynı anda şöyle bir ses işitmiş, ses dediğim laf: "lafımı kesme evlat!" işte o an harbiden dine bağlanmış, kelimeleri bir kenara bırakıp sadece "o" dediğine biraz olsun yakınlaşabilmek için herkesi ve herşeyi bir görmeye başlamış.

- içip içip saçmalıyorsun, dedi, önde yürüyor, yetişmeye çalışıyorum ona ama çok zor bir yol çıkardılar karşıma, bir dolu adım, yok lan, dedim, saçmalasam bi' kere haberim olur değil mi, duvara tutundum, duvar itti beni yola savruldum, öyle değil, yavaş, dedim, öyle olsa söylerim! duvar, ama başka bir duvar omuz attı bana, umursamadım, bilmiyor musun, dedim, hemen sonra, "bilmiyor musun!" diye bağırdım, yanıma geldi, yürü dedi.

- siz, dedi, teyze, orhan veli'yi biliyorsunuz, ne güzel, hassiktir dedim, "haaapffssstkkktir" dedim. sandılar ki koltuğa yerleşemedim, hayır efendim, sana hassiktir, orhan veli'ye hassiktir, varsa lcd televizyonun ona da hassiktir! yoksa koltuk en kolayı, derhal yerleşirim.

- bak bu bomba, o gün, kim! dur bir, neyse, o gün eve gidiyoruz,arkadaşın evine, dikmen'de ev, bir de hacı bektaş veli kültür merkezi midir nedir öyle bir bina yapıyorlar, yapıyorlarmış, bilmiyorum, inşaat alanı, yaklaşıyoruz, yanından geçece'z. binanın tepesine bir yazı yazmışlar, hay sikeyim okuyamıyorum bir türlü, hani kafam güzel ya, tüm evren benimle beraber, durdum, gözlerimi kıstım, yok, okuyamıyorum, abuk sabuk bir şey, belli, dangalaklar, artizlik yapmışlar! "sokayım, sırf ilginçlik olsun diye, sıralamışlar abuk sabuk sembolleri, yarrak kafalılar!" dedim, güldüm, arkadaşım da güldü, zaten uzun bir süredir sürekli gülüyorduk. "sik kafalılar ya!" gibi bir şeyler diye ekledim, gülüşerek yürümeye devam ettik. artık iyice yaklaşmıştık inşaat alanına. "sikeyim, okuyacam, ne sikim şey yazdılarsa" dedim ve gözlerimi kıstım. tersten yazılmış: "ne ararsan kendinde ara" siktir! dedim, ama çok bozuldum, çok koydu, hala çıkaramadım...işte bu. daha bin kere anlatırım.

SEVİYESİZLİK DİZ BOYU

0 y o r u m
-Seni seviyorum.
-Ben de.
-Ne sen de?
-Seviyorum.
-Kimi?
-Seni.
-Topla istersen şu kelimeleri de bir cümle olsun anlamı olsun.
-Kimi seni ben de topla istersen anlamı olsun... yok olmuyor cümle.
-Hayvansın sen.
-Sende sahibimsin.
-Romantik değildi.
-Biliyorum... yala hadi beni!
-KUSUCAM BEN...

oyun oyun evet oyun

1 y o r u m
neyse, bir sonraki level’e geçtik, öldür öldür bitmiyor orospu çocuğu naziler, hoşuma da gidiyor tabii, virgül, arkadaşlarla dört bir yana dağıldık; yeşillik, kuş sesleri, beyaz bulutların süslediği bir gökyüzü, kuş sesleri, uzaktan yakından gelen su şırıltıları (şırıltı dedik, şırıltı oldu), kuş sesleri, şahane bir ortam içinde bulduk kendimizi, hani her ne kadar üzerimizde kamuflajlar olsa da, şu silahlar yerine içi peynir ekmek reçel dolu sepetler olsa, açılmış şarap şişeleri falan, diye düşündüm, düşündük, ne muhteşem olurdu, ne sonsuz olurdu, öylece duvarda asılı bir resim gibi, sonsuz… evet abi, yürümeye kıyamıyorsun, o kadar güzel hani çimen, dalların hışırtısı, salya sümük pastoral! temiz havanın kahpesi olmuş gibiyiz, al diyor alıyoruz, oksijeni; yat diyor, atacak gibi oluyoruz kendimizi yeşilliğe!
ama orospu çocuğu naziler bizim gibi bakmıyorlar, zaten bizim baktığımıza bakmazlar asla, tüm dertleri hır çıkarmak, bir kişiyi üzsem kardır diye düşünüyorlar hep çünkü neden, orospu çocuğu oldukları için!
neyse, hepsini öldürdük, sonra biraz çimlere uzanıp şundan bundan konuştuk.

KUTSAL KASE'NİN EREKSİYONİST BEKÇİLERİ

0 y o r u m
15.

Hani teşbihte hata olmazmış derler ama kolaylıkla da kantarın topuzu kaçabiliyor bazen ya; bu sebeple, o gecenin sonunda güneş gâvur amı yakıcılığında diyorum, bir kez daha İstanbul’un üzerinde doğdu.

Zebulun kafası bin bir olmuş, alnı çatlayacak gibi, ağzı dili kupkuru ve damağına yapışmış, her bir eklem yeri tutulmuş vaziyette gözlerini ovuşturarak uyandı. Bulanık ve çatallı görüyordu. Etrafını net görmesi biraz zaman aldı ama sonunda başardı. Sade döşenmiş, küçük bir odanın içinde yatıyordu. Duvarlarında resim yoktu, poster yoktu, kaldı ki ayna bile yoktu. Güneş sanki o küçücük odanın ortasında doğmuş gibi içeriyi yakıyordu. Bu sırada anadan üryan çıplak olduğunu ve yanında yatan birinin bıyıklarıyla oynaştığını fark etti.

Sen hayırlara nasip et Yarabbi!.. Neler oluyor lan…

Islah olmaz paranoyası ona, çocukluk yıllarında çoklukla gittiği yazlık sinemalarda seyrettiği Yeşilçam filmlerinden ve Uzakdoğu sinemasının eski, uçuk karate filmlerinden kalma bir mirastı. Ani bir hareketle doğrulup baktı ve gördüğü güzellik karşısında öylesine mest oldu ki, ağzının tüm kuruluğu tümüyle gidiverdi. Bütün gece boyunca etrafında dolaşıp fotoğrafını çekmekte ısrar eden o güzeller güzeli kızdı yanında yatan ve kendisi gibi o da bütünüyle çırılçıplaktı. Üzerlerinden kayan çarşafı düzeltmeye yeltenmedi bile. Olağanüstü vücudunu saklama gereği duymuyordu anlaşılan. Sadece tatlı tatlı Zebulun’a bakıyordu. Neler olup bittiği hakkında en ufak bir fikri olmadan, şaşkınlık içinde tekrar kızın yanına uzandı.

Ephfilya yeniden Zebulun’un bıyıklarını burmaya, kıvırmaya başlarken bu arada ona daha da yaklaşmış ve kusursuz vücudunun tüm kıvrımlarıyla Zebulun’a yaslanmıştı. Bedeninin tüm ateşi aşağılara doğru süzülmeye başlayan Zebulun, kaçınılmaz olarak sertleşmeye başlamıştı bile.

Sen herhalde solcusundur.

Dedi Ephfilya…

Fakat şu anda beyninde bir gram bile kan yoktu Zebulun’un. Hepsi aşağıda rampa kurmakla meşguldü. Aç kurt gibi bakıyordu kıza. Doğruldu. Sol elinin avuç içini göstererek:

Zaman zaman solumu da kullandığım oluyor güzelim, dedi.

Yaptığı kinaye son derece çocuksu bir salaklıktaydı ama o, bu nahoş benzetmeyi hiç dert etmeden ve hiçbir çekingenlik göstermeden kızın üzerine çıkmıştı bile. Geceden kalmanın getirdiği sersemlikle zar zor bir ritim tutturabildikten ve kızı sert vuruşlarla sarsmaya başladıktan neden sonra Ephfilya adamın imasında ki zayıf mizahı anlayabildi.

Şu anda, masada kızlara atıp tutan o analitik düşünme yetisi üst düzey olan adamdan eser yoktu. Yani kendisini kökten değiştiren fikirler ve inandığı ideolojiler hakkında sanki hiç ilgili değilmişçesine, lakayt yakıştırmalar yapıp, ona olan merakını düzeysizce alaya alabiliyordu. Bunu yadırgadı biraz. Schopenhauer’in bu adam hakkında ki ısrarı boşuna mıydı yoksa. Yanılıyor olabilir miydi?

Aslında Ephfilyanın anlaması gereken en önemli hususlardan birine vurgu yapan Zebulun’du. Sekste ideolojik fikirlerin yeri olmadığını biraz içgüdüsel bir hayvanlıkta da olsa göstermeye ya da kanıtlamaya çalışıyordu. Fikirler elbette önemlidir ama ihtirasın ve erotizmin doruğundayken değil.

Kız bunu biraz geç anladı ama işi kavradığı anda kendi ritmini bulmakta hiç zorluk çekmedi. Hatta kendisi için yeni bir tecrübe olan seks o kadar hoşuna gitti ki, bu işi bütün güne yaymaya karar verdi. Mesaisinin uzayacağından habersiz, kan ter içerisinde düzüşmenin kalitesini arttırmaya odaklanmış Zebulun için bu pek de iyi bir haber sayılmazdı doğal olarak.

Sumen altından her şeyin planlandığı ve dikkatle uygulamaya konulduğu öteki mekânda ya da sonsuz mekânsızlıkta veya nerede olacağı aklımıza yatıyorsa tam da orada var olan, saf doğruluktan mükellef o bariz âlemde ise, Thomas Hobbes özenle karılmış desteden ustalıkla kartları dağıtıyordu. Bireysel bencilliğin toplumun çıkarlarıyla örtüştüğü noktalarda erdemlerin oluştuğuna inanırdı.

Nietzsche gelen kartlara baktı ve gür bıyığının altından yarı duyulur bir sesle:

Kadını kadının içinde özgürlüğe kavuşturmalı! Dedi.

Schopenhauer dostunun, Zebulun’un yakarışına cevaben yaptığı plana gönderme yaptığını biliyordu. İstediği sonucu almıştı. Eline dağıtılanlara bakarak gülümsedi.

Kant herhangi bir yorum veya karşıt eleştiride bulunma gereği duymamış, yalnızca oynadıkları oyuna odaklanmış görünüyordu. Schopenhauer’in sorunları çözerken kullandığı yöntemler onun etik anlayışına vurulmuş birer darbe gibiydi. Kant hayatı boyunca saf aklın bazı düşünceler ve ilkeler üretebileceğini, bunların da istemeyi belirleyebileceğine inanmıştı. Saf istemenin, yani çıkarları bir kenara bırakarak tutkuların, arzuların, hırsların kölesi olmadan yaşamanın insanlar için bir fırsat olacağını öngörüyordu. Bu düşünce onun ahlak metafiziği dediği şeyin özüydü.

Bu öze göre Zebulun uğraşmaya değmeyecek kadar değersizdi.

Genel Merkezin Baş Sorumlu Meleği de aynen Kant gibi düşünüyordu ama kızının o adamın koynuna girdiğini öğrendiğinde, öncelikle verilen görevi yüzüne gözüne bulaştıran saha meleğinin kanatlarını yoldurmuş daha sonra da âlemin en usta taş işçilerine giderek tüm Beyoğlu’nu örtecek büyüklükte bir taş tabletin siparişini vermeye kalkışmıştı. Birdenbire Zebulun ve onun gibilerini toptan yok etme ihtirasına kapılmıştı.

Bir süre sonra Tanrı huzuruna çağrıldı ve daha önemli mevkilere atanma beklentisindeyken, karşı koyamadığı öfkesi yüzünden başında bulunduğu görevden de el çektirildi.

Etrafta konuşulanlar, çok yakında Schopenhauer’in de aynı huzura çağırılacağı ve bu yüzleşmenin çetin bir sorgulama olmasının yanında doyumsuz bir fikir atışmasının da yaşanacağı şeklindeydi.

Külün boyu ağzında ki sigarada uzarken Zebulun iki yumurtayı bir kapta karıştırıyordu.




HEPSİ BU.